BANLİYÖDE PAZAR

Banliyöde bir Pazar sabahı. Burası, benim banliyöm değil; duruşu, renkleri, endamı alıştığımdan farklı. Yine de kokusunda güneşli bir Pazar gününe ait ve her yerde rastlanabilecek parçacıklar var; biraz tembel, biraz müşkülpesent.

Bilbao ve onun harika Guggenheim’i yalnızca 20 dakika ötede. Sokakların gözleri hala uykulu. Sörf mağazaları kapalı, restoranlar kapalı, marketler kapalı. Tek hareket, sokak arasındaki çamaşırhanede dönen tamburlarda ve fırının önünde uzamış kuyrukta. Fırından çıkanların ellerinde baget ekmekler var, Fransız bagetine taş çıkartan. Havada, fırından yeni çıkmış, çıtır, sıcak ekmek uçuşuyor. Bana çocukluğumun Beşiktaş fırınlarından yükselen kokuları hatırlatıyor, papatya ekmek gibi, Ramazan’daki pide benzeri. Fırının önünde kuyrukta bekleyenler, havanın soğuk rüzgarını ayırıp güneşe tutunmuşlar. Üstlerinde tişörtler ve şortlar var, ayaklarında parmak arası terlikler var. Onlar Atlantik kıyısı insanlarının kolay kolay üşümez tenlerine sahipler, bense üç kat kıyafetin üstüne giydiğim hırkamın fermuarını çekiyorum.

Uzakta bir kafe görüyoruz. Kafenin dışındaki masalar boşlar, kafe yeni açılmışa benziyor. Muhtemelen bu kafe de gecenin sarhoşluğundan kurtulma çabasında. Bir masa seçip oturuyoruz. Bizim için neredeyse öğlen olmuş; kafede çalışan gençse ağzını kocaman açarak esniyor. Hala kafeyi açmaya uğraşıyor, hareketleri rahat, servis yapmaya niyetli değil. Yanımızdan bize bakmadan geçip gidince, mecburen ardından içeri giriyorum. Zemini aşınmış parkeler kaplamış, kararmış ahşabın kokusu alkollü. 20 kelimelik İspanyolcamla sipariş veriyorum. Genç siparişi hazırlıyor, masaya kadar servis yapmayacağını her şeyi tezgâhın üstüne bırakıp kollarını kavuşturarak bildiriyor. Burnumda bu sefer kahve kokusuyla, başka bir zamanda ve yerde, tek fincan kahvede paylaşılmış nice sohbetlere uçuyorum… Sonra tezgâhtaki her şeyi alıp, dışarı çıkıyorum.

Cumartesi gecesinin izleri yavaş yavaş fluğlaşıyor. Bir gece önce çocukların, büyüklerin gözetimine ihtiyaç duymadan oyun oynadıkları meydan şimdi boş; sanki hiç dolmamış ya da çocuk sesi duymamış gibi. Uzaktan bir yerden soğan kokusu, bir sızıyı andırarak burnumuza yaklaşıyor. O anda evlerden birinde öğle yemeği için hazırlık yapılıyor, bu kokuysa beni İtalya’daki komşumuzun Pazar hazırlıklarına götürüyor.

O anda, kokuların bizi nasıl dünyada ve bazen de hayatımızın farklı aşamalarında dolaştırdığı aklıma dadanıyor. İspanya’da duyduğum kokularla hem kendi hayatımda hem de bilmediğim insanların hayatlarında dolaşıyorum, evlere misafir oluyorum, yabancı bir dünyayla aramda benzerlikler buluyorum. O zaman, “Keşke…” diyorum, “…kendi hayatımızla tanımadıklarımız arasında bu kadar sıkı bağlar bulunduğunu görecek kadar hareketsiz kalmaya ve etrafı sakince gözlemlemeye daha çok vaktimiz olsa. Belki böylece, politikacıların körüklediği çeşit çeşit nefretten, bir nebze olsun kurtulabiliriz.”

Kahvemiz bitince saate bakıyoruz. Çamaşırhanedeki tamburun dönüşü durmuş olmalı, gitme zamanımız geldi. Sokaklar ağır ağır kalabalıklaşmaya başlarken, içimde hem tanımadığım bu yerin hem de onun sayesinde hatırladığım tüm tanıdığım yerlerin kokularıyla, çamaşırhanenin yolunu tutuyoruz. Tamburun içinde birbirine karışmış farklı renklerdeki çamaşırların uyumuna uzanıyoruz.

HENÜZ OKUMADIYSANIZ: LAGÜN KENARINDAKİ ÇEMBER

LAGÜN KENARINDAKİ ÇEMBER

Lagün kenarında sıcak bir gün. Rüzgâr nemle dolu, ağır ve yapışkan. Sanki her dokunuşuyla tenimizde, kendinden bir şeyler bırakıyor. Rüzgarın uçuşarak bıraktıkları arasında etrafımdaki konuşmalar da var; sürtünüp geçişlerinde üstümde demet demet cümleler ve kelimeler kalıyor, yavaş yavaş harflere bulanıyorum.

İki yanım, iki farklı fotoğrafçı grubuyla çevrili. Fotoğrafçıların sesleri müzikli, İtalyancanın kıvraklığıyla akşamüstü oyalarla işli, konunun içeriği fotoğraf ve sanatla bezeli.

Bir an, devam eden polifoniden kopuyorum. Gözlerim lagün kenarındaki bir çifte takılıyor. Sahip oldukları bir olta, bir balıkçı kepçesi, iki şezlong, bir şemsiye, önlerindeki mavi lagün, onu saran yeşillik ve gökyüzü. Bu çiftle aramda bir yol var, bizi paralel kesen. Bu yol aramızdaki uzaklığı hissettirdiği gibi, bir pencere misali, bana tamamen yabancı olan bu kadın ve adamın hayatını, birkaç dakikalığına izlememe imkân sunuyor.

Ben onların sakin ritmine dalmışken kadın birden yerinden kalkıyor. Yuvarlak vücudu zıplayarak balıkçı kepçesine gidiyor, kepçeyi tek hamlede kavrıyor. Adam sakin, güneşten kararmış vücudu zayıf, zayıf vücudu hala kıpırtısız. Kadının yanından koşarak geçişine aldırmıyor, aklı başka bir işte, odaklanmış. Sonra, zayıf vücudundan beklenmeyecek bir güçle ve sanki o anda can bulmuşçasına, hızla elindeki oltayı çekiyor. Oltanın ucunda bir balık, boyu parmak uçlarımdan dirseğime kadar, kıvrım kıvrım. Kadın elinde balıkçı kepçesiyle oltanın altında beliriyor, balık artık kepçede. Kadın kepçeyi yere bırakıyor, adam balığı oltadan kurtarıyor. Sonra ikisi de ellerini bellerine dayıyorlar.

Onların hareketlerindeki ritim değişikliği, yanımdaki fotoğrafçı gruplarına da yansıyor. İki yanımda devam eden sanat ağırlıklı konuşmalar, aniden yön değiştirip bir anda balığa odaklanıyor. Herkesin dikkati o anda çiftte ve aralarında kıvrılmış yatan balıkta. Gözlerimizde oluşan fotoğraf karesinin sağ yanında balıkçı çift ve ortalarındaki balık, sol yanındaysa ilerleyen sahil şeridi duruyor. Muhtemelen biz de başkalarının fotoğraf karesindeyiz: sağ yanda balık gibi iki fotoğrafçı grubu arasında duran bir adet Zeynep ile sol yanda yükselen sergi salonu.

Aniden bunun, ne büyük bir zincir olabileceğini düşünüyorum. Ortalarındaki balıkla duran çift, çifti izleyen iki fotoğrafçı grubu arasındaki ben, bizi izleyen yandaki sergiye gelmiş diğer fotoğrafçılar, fotoğrafçıların duruşuna şaşırıp baktıkları yeri anlamaya çalışan turistler, turistlerin dükkanın içine girmek yerine neden sokakta durup kaldığını merak eden dükkan sahipleri, dükkan sahiplerinin dalıp gittiği düşüncelerle sorularına cevap bulamayan dükkandaki müşteriler, dükkandaki müşterilerin çokluğuna şaşırmış yoldan geçenler, yoldan geçenlerin arasında slalom yaparak ilerleyen ve işe odaklı adımlarına gözlerini eğmiş işçiler, işçilerin boyalı kıyafetlerine bakan çocuklar, çocuklarını gururla izleyen sokaktaki masada oturan bir çift ebeveyn, bu çiftin ortasındaki masada duran bir adet balık ile sol yanda akan hayat…

Varsayımsal çemberden kendimi çıkartıp, yanımdaki konuşmalara dönüyorum. Fotoğrafın, edebiyatın, resmin, müziğin hayatımda oluşunda ve beynimin görüp duyduklarımla bağlantı kurarak beni hayal dünyamda dolaştırmasında huzur buluyorum. Yeniden dönüp, yanımdaki fotoğrafçıların konuşmasına karışıyorum.

HENÜZ OKUMADIYSANIZ: ÇEKİNGEN KARŞILAŞMALAR (6) – Aşk İşi

ÇEKİNGEN KARŞILAŞMALAR (6) – Aşk İşi

Floransa, Bologna, Milano, Roma ve Torino’da yaptığım bu 5 günlük iş gezisinde anladım ki bir aşk işi bu, insanın yaşadığı yeri sevme meselesi. İnsan gittiği yere kadar bazı şeyleri idare ediyor, sonra daha fazla dayanamayınca ilişkiyi kesip atıyor. Ben de galiba büyük şehirlerde yaşamaya olan bağımı, bu şekilde kesip atmışım.

Bologna ve Torino gibi düzenli ve küçük şehirler kabulüm, sonuçta büyük şehirlere göre nüfusları nispeten az, dolayısıyla işleyen ve insanların sakin yaşadıkları merkezler. Ama şehirler daha büyük hale geldikçe, bizi bu büyük şehirlerin insanlığımızdan çıkardığı duygusu içime doluyor. Doğadan, yardımlaşmadan, sokakta merhabalaşmaktan koptukça büyük şehir insanlarından oluyoruz, umursamamaya başlıyoruz, insani değerlerimizi ve prensiplerimizi kaybediyoruz. Beraber yaşadıklarımıza karşı saygı yere atılan çöplerle, dirseklenen kalabalıklarla, sırayı kaptırmama derdiyle insanların ayakları altında ezilip gidiyor.

Kırsalda da hayat kolay değil. Köylünün derdi, yaşam mücadelesi ağır. Yine de kırsaldaki insanların psikolojisi toprağa dokunduklarından mıdır bilmem ama daha sağlam, daha hayat dolu, daha kucaklayıcı.

5 şehirlik turumun sonunda gözlemlediklerim ve yaşadıklarımla, kendimi yeniden bilgisayarımın başında buluyorum; küçük bir kasabada geçen romanımı yazmaya, kaldığım yerden devam ediyorum.

 

HENÜZ OKUMADIYSANIZ: ÇEKİNGEN KARŞILAŞMALAR 5 – Kareli Kültür

 

 

ÇEKİNGEN KARŞILAŞMALAR (5) – Kareli kültür

Şehrin kare düzende tasarlanmış blokları arasında ilerliyoruz. Büyük bir meydana, kocaman şemsiyeler altında masalar konulmuş, masaların sahibi restoran kendini akşama hazırlıyor. Beyaz peçeteler, düzgün yerleştirilmiş çatal bıçaklar, beyaz masa örtüleri… Biz masaların yanında geçerken karşıdan, sırtlarında enstrümanlarıyla dört müzisyen geliyor. Çok tanıdık bir görünüşleri var, geçmişte yaşadığım bir hayatı anlatıyorlar, nereye gidersem gideyim enstrümansız dolaşmadığım anları yeniden gözümde canlandırıyorlar.

Biraz daha ilerleyince yolumuz, yaşlı bir adamla ve yanındaki gençle kesişiyor. Onları tanımasam da görünüşlerinden kim olduklarına dair ipuçları yakalıyorum. Adam hafif kambur duruşu, göbeğinin yuvarlak çıkıklığı, omzundaki nota baskılı bez torbayı bir eliyle tutuşu ve diğer elindeki kemanı iki yana sallayarak yürüyüşüyle yanından geçtiğimiz konservatuvarda keman hocası olmalı; keman kutusunu sırtında taşıyan gençse, yaşlı adamla sohbet ederek ilerlerken konuşmayı takip edeceğim telaşıyla ayakları arada sırada birbirine dolanan öğrencisi.

Konservatuvarın karşısındaki kafelerden birine giriyoruz. Kafede çalışanlar kibarlar ama ne Milano’daki gibi yapaylar ne de Roma’daki gibi umursamaz… Her şey kararında, samimiyetleri gerçek, nezaketleri saygılı. Kafenin adı müzikle ilgili, yanındaki giyim mağazasının adı müzikle ilgili, sokağın adı müzikle ilgili…

Kalkıp kafeden çıkıyoruz, şehrin kare düzeni içinde köşeleri dönerek ilerliyoruz. Yürüdüğümüz sokaklarda nefesimizi boğan mazotlu trafik yok, daha çok “aman seyrek ve tek tük geçişimizde sizi rahatsız etmeyelim” tavrında arabalar var. Kocaman bir parka ve onun fıskiyeli kocaman çeşmesinin önüne varıyoruz. Herkes çimlerde, banklarda, sohbetinde, kitabında… Biraz daha ilerleyince kendimizi, fotoğrafa adanmış bir kültür merkezinde buluyoruz. Eski, yüksek tavanlı, uzun koridorlu binanın içinde kurslar düzenleniyor, konferanslar yapılıyor. O akşam da genişçe bir alanı onlarca dinleyici, bir fotoğrafçının tecrübelerini dinlemek için dolduruyor. Böylece son birkaç saattir gördüğüm, konservatuvarla başlayıp parkta kitap okuyanlarla edebiyata uzanan ve oradan fotoğrafa bağlanan kültür zinciri kafamda tamamlanıyor.

“Muhtemelen…” diye geçiyor içimden, “…Torino’nun merkezi böyle olabilir. Yalnız herhalde merkezden uzaklaştıkça, birçok şehirde oluğu gibi, kültürden de uzaklaşılacaktır, karmaşa ve düzensizlik sokaklara hâkim olacaktır, tüketim kültürünün yan sanayi ürünleri olan zevksiz eğlenceler ve çöpler etrafımızı saracaktır.”

Oysa otelimizin olduğu istasyona yakın mahallelere girince, kültür tüm renkleriyle etrafımızda parlıyor. Yunan lokantasının tabelasındaki mavi beyaz yazılar kadar Orta Doğu yemeklerinin baharatlı kokusunu duyuran restoranlar da aynı sokakta yer buluyor; bir barın önünde ayakta duran gençler hararetle sohbet ederlerken, klasik bir Osteria’dan* sarmısaklı tatlar uçuşup dile dokunuyor. İnsanlar gürültüsüz bir eğlenceyi yaşıyorlar, sohbet ediyorlar, paylaşıyorlar… Tıpkı çocukluğumdaki gibi gözlerimi kapatıp konuşma sesleri içinde kayboluyorum. Bir müzik, bir ahenk bu; beni başka dünyalarda dolaştıran, hayal kurmamı sağlayan, kendi iç sesimi duyuran.

Sonuçta şehir, her yerde şehir ve her şehrin mutlaka sorunları vardır. Fakat son 5 gündür yaptığım İtalya turunun son gününde, Torino’da insanların yakaladığı beraber varolma imkânı ve kültürün farklı tonlarının iç içe geçişi, biraz daha dik yürümemi sağlıyor; beni, bir şeylerin hala mümkün olabildiğine inandırıyor.

Torino’ya, turun kapanışını bu şekilde yaptığı için teşekkür ediyorum. Bir sonraki sefer gelişimde, Antik Mısır Müzesi’ni göreceğime dair söz veriyorum.

 

* Osteria: Bir çeşit geleneksel İtalyan restoranı.

 

HENÜZ OKUMADIYSANIZ: ÇEKİNGEN KARŞILAŞMALAR (4) – Kurguya sığınmak

 

ÇEKİNGEN KARŞILAŞMALAR (4) – Kurguya sığınmak

Yokuşlardan inip çıktık. Kalabalık bir mahalleye daldık. Arabalar yanımızdan vızır vızır geçer ve sıcak ayak bileklerimizden yakalayıp ilerlememizi yavaşlatırken, yayan yaptığımız 150 metrelik yolda bitap düşmüş otele vardık.

Çocukluğuma dair anılarım, izlediğim filmlerdeki büyülü görüntülerle birleşerek kafamda dolaşıyordu fakat etrafımda gördüğüm her şey fazla gerçek ve yaşadığımız dünyaya aitti. Turistler, taksiler, motosikletler, mağazaların dışarı taştı taşacak ürün sergisi, kaldırım kenarlarında oturup yemek yiyenler, camlardan sarkan insanlar ve çamaşırlar, kornaların çığlığı, tartışma sesleri, küfürler… Hepsi bir araya gelip, bizi yutacak bir okyanusa dönüşmüştü.

O zaman ona bakıp, “Senin 7 tepen de, geniş geniş yaşayan ve kuralları önemsemeyen halkın da, dar sokaklarında da, doğduğum şehir gibi karman çorman,” dedim. Sanki onu incitecekmişim gibi… Sanki hayallerimi yıkışının acısını, ondan çıkartabilirmişim gibi… Oysa Roma gayet sakin arkasına yaslandı, bir kolunu sandalyenin arkalığına koydu, bir eliyle dizinin üstündeki şehir tozunu sildi. “Tarihimiz ortak gülüm, nasıl olacağını beklemiştin ki?”

Bir kez daha, şehir haklı çıkıyordu. Bunu sonradan anladım: şehir gerçekliğini saklama çabasına girmezken, biz insanlar onu yapmacık süslerle olduğundan farklı göstermeye çalışıyorduk. Nostaljik anıları hala yaşanan gerçeklermiş gibi göstermeye uğraşıyor; beğendiğimiz şehirleri, geçmişte bir yerlerde kalmış gözlerimizle başkalarına gösterme telaşına düşüyorduk. Oysa İstanbul gibi Roma da çocukluğumdaki anılarda yaşattıklarıma hiç benzemiyordu. Önceki gelişimde 10 yaşında bir turistken gördüklerim, 32 yaşındaki gözlerimde belirenlerle tezat oluşturuyordu.

Sonra, ara sokaklardan birinden uzanan bir yolun sonuna gelip bir köşeyi döndük. Karşımızda tüm eşsizliği ve görkemiyle Castel Sant’Angelo belirdi, köprüler heykellerle bezendi, kiliselerin kubbeleri göğe doğru uzandı. Ardından, başka bir köşeyi dönmemizle tüm şehir yeniden değişti, kenar mahallelerin çarpık yapılarına büründü. Bu ikilem, tıpkı İstanbul’daki mükemmel tarihi yapıların ihtişamı ile hemen yanında ona karşıt gelen çirkinlikler gibi beni ikiye böldü. Bir an şehrin duvarlarına aşık olup bir an etrafındakileri dirsekleyen insanlara sövmek, bir an İspanyol Meydanı’ndaki merdivenlere hayranlıkla bakıp bir an çöpler ve pislikle donanmış mahallelerde acı çekmek…

Yüzümü yerlilere döndüm. “Bir çaresi olmalı…” dedim, “…mutlaka daha iyi bir yönetimle, daha iyi sistemle bu güzelim Roma’nın sokakları istiladan kendini kurtarmalı.” Onlarsa bana, kendi suratımda birkaç yıl önce sık sık gördüğüm bir bıkkınlıkla baktılar, “Roma’nın bu düzensizliğini, kimse ve hiçbir şey düzeltemez!”

Bu sözlerle bir kez daha, fotoğrafın ve sinemanın büyüsüne sığınma ihtiyacı hissettim. Tüm bu yapıları ve tarihi oldukları yerlerden çıkartmak, etraflarındaki çirkinliklerden sıyırmak ve sarı yeşil tarlaların arasına koyup şehri yeniden yaratmak istedim. Kafamdaki fotoğrafta yeni bir Roma kurguladım, sadece bana ait, olduğu yerden kurtarılmış ve huzura kavuşmuş…

Ertesi sabah arabayı bıraktığımız park yerine doğru giderken, gözlerimi yerden kaldırmadım: valizimin tekerleklerinden çıkan sesin, tarlalarda yarattığım Roma’nın sokaklarından yükseldiğini hayal ederek, arkama bakmadan uzaklaştım.

 

HENÜZ OKUMADIYSANIZ: ÇEKİNGEN KARŞILAŞMALAR (3) – Sıcak temaslar ve soğuk teğet geçişler

 

ÇEKİNGEN KARŞILAŞMALAR (3) -Sıcak temaslar ve soğuk teğet geçişler

“Hoş geldiniz! Buyurun buruyun geçin, yiyip gezip eğlenin! Size sunduğum imkanlardan yararlanmaktan, ne olur çekinmeyin. Bir de aman, beni fazla meşgul etmeyin!” diyerek yapmacık ve karakterini ilk anda tınlatan karşılamasını sergileyince, biraz içerlemedim değil. On küsur yıl olmuş tanışalı, hala bana yabancıymış gibi bakışı… İster istemez kekeledim, “Ben… Ben… O gelip geçici turistlerden değil, değişen mağazalarını, yeni yapılan metro hatlarını, sivrisinek popülasyonunun dönemsel yükselip alçalışını bilenlerdenim.”

Ben böyle söyleyince, biraz geriye çekildi. Beni şöyle bir süzdü. Sonra, “Haaa…” dedi, “Tabii ya! Hay aksi… Saçlarını kestirince… Neyse neyse, önemli değil. Tabii tanıdım seni.  Sokaklarımda dolaş dolaşabildiğine ama sakın ha mağazalarımda alışveriş yapmadan, restoranlarımda İtalya ortalamasının 5 katı para ödemeden çekip gitme. Hadi bakalım hop hop! Başla kalabalıklar içindeki seyrine!”

Son cümlesinden sonra beni şehir merkezine doğru itiştirince, bozuldum tabii ama Milano’nun tavırlarından bozulmamın anlamı olmadığını, bir kez daha kendime hatırlattım. “İşte, şehir denilen organizma sensin!” dedim ya, içimden dedim. Zira sesli de söylesem, yanımdan geçen tramvayın raylardaki dönüşü sırasında çıkarttığı gıcırtı yüzünden, Milano beni duyamazdı, çok işi vardı, Milano’lu bir yaşam tarzı sürdürüyordu, e-maillere cevap vermezdi, herkesten önemliydi ve meşgul olduğunu her fırsatta üstüne basa basa dile getirmeliydi.

O zaman moralimi düzeltmek için bir kafeye girdim. Yarım ağızlı merhabalar, soğuk bakışlarla buyur edişler… Ben kasaba insanıyım, öyle gülmez yüzlere artık alışık değilim. Milano’nun esnafında bulunan, o zoraki kibarlıkla örülü antipatiklik beni bir kere daha çarptı. Belki şehrin ruhu içindeki insana yansımıştır, belki insanın ruhu şehre… Belki de yılın büyük çoğunluğunda, şehrin üstünde kıpırtısız duran gri perdedendir bu tavır; belki de tasarımlarının, insanın kalbini ısıtmayan soğukluğunda.

“Beni bir kez daha şaşırtamadın Milano,” diye düşündüm tek yudumda kahvemi içerken. İstediğin kadar içindeki ulaşım ağı iyi olsun, istediğin sergileri tek bir parmak şıklatışıyla kucağına getir, istediğin kadar modanın, sanatın, kültürün önde gideni ol, insanın en insani duygularına dokunmayı, bir kez daha beceremedin.

Bu konuyu sosyolojik ve psikolojik açıdan irdelemek isterdim. Milano’yu daldığı iş yoğunluğundan çıkartıp karşıma oturtmak, birkaç kritik soruyla psikolojisini deşmek ve parçalara bölünen psikolojisinden çocukluk travmalarına yürüyerek, neden bu hale geldiğini ve içindekileri nasıl kendine benzettiğini bilmek isterdim. Oysa sorunlarıyla yüzleşmekten kaçınan herkes gibi, o da tüm sorularımı reddedip cevapsız bırakacaktı, biliyordum, hatta birçoğunu üstüne bile alınmayacaktı.

Ertesi sabah, üstüme Milano’nun somurtkanlığı bulaşmış uyandım. Biraz silkindimse de, nafile. Onun hiç değişmeyeceğini belki ben de kanıksamıştım. Fakat her kanıksanan ve ümit kesilen vakada olduğu gibi, bir güler yüze tav oldum. Kahvaltı etmeye gittiğimiz kafedeki barista ve pastacı bizi gülümseyerek karşıladılar, bir de yetmedi, barista bizimle keyifli bir sohbete bile başladı ki Milano esnafının genel görüntüsü içinde bu, inanılması yeterince zor bir sahne.

O zaman, yakın zamanda umuda dair kafamda dönen düşünceler bir kez daha içimde devindi. Gülümsemeden edemedim. Anladım ki, gülümsemeyi somurtmaya ve sıcak temasları soğuk teğet geçişlere tercih eden son kişi de hayatta oldukça, hiçbir kuvvet yaşamanın ve insan olmanın keyfini, bizden çalamayacaktı.

 

HENÜZ OKUMADIYSANIZ: ÇEKİNGEN KARŞILAŞMALAR (2) – Tanıştığımıza Memnun Oldum

 

 

ÇEKİNGEN KARŞILAŞMALAR (2) – Tanıştığımıza Memnun Oldum  

Bana ciddi ciddi baktı. Elini, bir iş görüşmesindeymişçesine uzattı ve elimi sert bir kesinlikle kavrayıp sıktı: “Ben Bologna, tanıştığımıza memnun oldum!”

Bu resmiyeti beklemiyordum. Halbuki Bologna’nın etrafını sarmış yumuşak tepelerine yaklaşışımızla başlayan tecrübemiz, Floransa’dakine göre çok daha rahat ve sakin olmuştu. Ne Floransa gibi ortasından geçip şehir trafiğini kaosa dönüştüren nehri vardı ne de yol çalışmaları dolayısıyla delik deşik olmuş sokakları. Bu yüzden nedense, beni böyle resmi karşılamak yerine, “Buyurun, şurada soluklanın, bir yudumluk espresso’muzdan tadın.” sıcaklığını göstereceğini ummuştum. Onun bu mesafeli karşılamasına ilk anda anlam veremediysem de bir süre sonra bunun Bologna’nın düzgün ve ayakları yere basan bir karaktere sahip oluşundan doğduğu sonucuna varacaktım. Bana, “Ben düzenim…” diyordu. “Üniversitemdeki öğrencilerin, damarlarımda akıttıkları genç kahkahalarına rağmen, duruşumda profesörlerin oturaklı tavrı vardır.”

O zaman derin bir nefes alıp gözlerinin içine baktım ve “bilmediğimi bildiğimi” kabul ettim. “Bu cahili affet…” dedim, “…hadi bana kendinden bahset!”

Bana öyle isimleri zikretti ki, her seferinde yutkunup içime sindirme ihtiyacı hissettim. Üniversitesinden, sokaklarından ve düşünce hayatından geçmiş Petrarca’dan, Kopernik’ten, Dührer’den ve Eco’dan yaptığı alıntılarla konuşmasını süsleyişinde, ders verir gibi bir ifadeden çok, bilgiyi paylaşma gönüllüğü vardı. Bana bu kocaman isimlerin bile hayal kırıklıkları yaşadıklarını, kendilerini ifade etme çabalarında çaresiz kalışlarını nasıl derinden hissettiklerini ve hatta Eco’nun “Gülün Adı” kitabını yayımlattığında, üniversite çevresi dışındaki okuyucuların ilgisini çekebileceğine nasıl ihtimal bile vermediğini anlattı.

O anlatıp dururken, ben hem onun sokaklarında hem kendi hayal dünyamda gezindim; İkiz Kuleler’inin taşlarında yazılı öyküsünü soluksuz okudum; küçücük, daracık, beş masalık restoranında yakın tarihe göz attım; portico’larının* altında yürürken tüm şehir merkezini yağmurda ıslanmadan dolaşabileceğimi öğrendim. Bir an duraksayıp beni bu noktada uyardı, “Yalnız…” dedi, “… şu sokağın sol yanındaki portico’lardan biri, kilisenin girişindeki merdivenlerle kesilir. Sen en iyisi sokağın sağ yanındaki kesintisiz olanı takip et.” O zaman anladım ki, Bologna’nın ciddi kabuğunun altında kocaman bir kalp yatar ve o zaman anladım ki, o da biraz, ilk tanışmalarda benim gibi çekingendir.

Ertesi sabah, iş için bir sonraki şehre doğru yola çıktığımızda, arkama dönüp ona bir kez daha baktım. Beni karşıladığı gibi elimi sıkarak değil, el sallayarak ve utangaç bir tebessümle yolcu ediyordu; bana bir sonraki sefer, tıpkı o anda bıraktığım gibi onu bulacağıma dair, güven veriyordu.

 

* Portico: Revak

 

HENÜZ OKUMADIYSANIZ: ÇEKİNGEN KARŞILAŞMALAR (1) – Yıldızlı Gece

 

ÇEKİNGEN KARŞILAŞMALAR (1) – Yıldızlı Gece

Tanışmalarda hep biraz çekingenim. Yaratılış meselesi, elimde değil. Ayaküstü yapılan konuşmalar ve havadan sudan sohbetler, oldum olası beni zorlar; ilk tanışma sözcüklerinin ardından gelen sessizliği doldurma telaşı da cabası.

Bazılarıysa, tanışmalarda çok rahattır. Sanki kırk yıllık tanışıklıkları varmışçasına konu yaratıp, bir de yarattıkları konuların altından üstünden yanından kenarından girip şık hareketlerle slalom yaparak, sohbeti ustalıkla sürdürürler. Ben katiyet bu kategoriye dahil olmadığımdan, geçtiğimiz hafta biraz gergindim. Birini yakından tanıyordum, ikisiyle az da olsa tanışıklığım vardı, diğer ikisineyse tamamen yabancıydım. Bu yüzden, önümde uzanan beş günün nasıl geçeceği, gözlerimin önünde sisten örülmüş bir ağdan farksızdı.

İlk gün, az tanışıklığım olanlardan birinin karşısına çıktım. Çok alımlıydı, üstünde taşıdığı bilgi birikimi ve kültürün verdiği çekicilik bir başkaydı. Kendini kolay kolay teslim edenlerden, hemen herkesin önünde içini dökenlerden değildi; bu yüzden sadece yüz yüze gelebilmek için bile saatlerce uğraşmam gerekti. Sonunda dar sokaklardan geçip arabayı park yerine bıraktığımızda, sanatına aşık gözlerle bakıp ona “Cara Firenze!”* diye seslendim. Güzelliğinin farkında olan birçoğu gibi, ağır hareketlerle yüzünü bana döndü ve lütfedercesine söylediği bir “Piacere!”nin** ardından beni süzdü: “Tarihte buralardan senin gibi, bilsen kaçı geçti!”

Haklıydı. Ben ona hayran kalan ne ilk ne son kişiydim. Fakat yanıldığı nokta, hayranlığımın onun görünen kısmına olmasıydı. Bilmiyordu ki, tarihte bir noktadan kopup kalmış binalarına, nehrinin geniş akışına ve onu bezeyen sanatına olduğu kadar, içindeki sanatı ve kültürü desteklemiş ya da yaratmış olan beyinlereydi hayranlığım; da Vinci’yeydi, Michelangelo’yaydı, Dante’yeydi, Medici ailesineydi.

Bir yandan ben ona içinden gelip geçmiş, topraklarında yaşamış, benim bastığım taş döşeli yollarında yürümüş tarihi karakterleri sorarken, o sıcaktan yelpazesini sallayıp hafif hafif havayı döndürüyordu. Lafımı yarıda kesip, “Yapma böyle ama…” dedim, “Havan zaten nemli ve sıcak, vızır vızır uçuşan kaplan sivrisineklerini savuran rüzgarınsa, bedenleri Dante’nin Cehennemi gibi kavuruyor. Ne olur seni gezip görme eylemini, bizim için zorlaştırma.”

O zaman Floransa, bana kocaman bir kahkaha attı: “Ah, ne komiksin! Güzelliğim için katlanacakların henüz bitmedi ki!”

O zaman önüme şehri delik deşik eden yol çalışmaları çıkarttı, çalışmalardan dolayı kapatılmış çıkmaz yollar çıkarttı, ters yönler çıkarttı. Ben şehrin sokaklarıyla mücadele ederken Floransa bana, yapılan bu estetik operasyonlarla ve yeni koyulacak tramvayla ne kadar güzelleşeceğinden bahsedip duruyordu. Onun bu tavrını bir süre idare ettiysem de sonunda daha fazla dayanamadım. “Biliyorum; sanatın, güzelliği yüceltmek anlamına geldiği bir dönemde, heykeller ve tablolarla zenginleştirilmişsin. Ve fakat unutma ki hayatta tek önemlisi, senin güzelleşme çaban değildir. Hadi bundan vazgeç, benimle bir kafede otur. Herkesle olduğu gibi seninle de dış güzellik haricinde paylaşacağımız, daha oncalarca konu var…”

Floransa, bunun gibi bir yaklaşıma alışkın değildi. Gelen turistlerin onun dış güzelliğiyle ilgilenmelerini, birkaç saat ya da en fazla birkaç günlük dolaşışlarını ve etrafta çer çöp bırakıp çekip gitmelerini kanıksamıştı. Bu nedenle önce bir an duraksadı; sonra, benim ayaküstü sohbetlere tahammül edemediğime gerçekten ikna oldu. Onun bana kalbini açışıyla uzun uzun konuştuk. O bana tarihini yaprak yaprak sıyırarak anlatırken, ben de onun derinliğine olan merakımı tüm katmanlarıyla dile getirmeye çalıştım.

Sonunda akşam olup kendini uykuya hazırlamaya başlayınca, bana kollarını açtı ve gülümseyerek baktı: “Sana…” dedi tüm içtenliğiyle, “…sana bir sürprizim var.” Ve kendimi o anda, Arno nehrinin kenarında Ponte Vecchio’nun karşısında buluverdim. Floransa yaramaz bakışlarla bana baktı ve birden yıldızlarını suya saldı. Onun bu jestiyle suya simli parlayışları ve kristal sesleriyle düşen yıldızlar, benim de gözümde ışıldayıp ruhumu doldurdular.

İyi geceler dilemeden önce, ona kelimelerle veremeyeceğim bir teşekkürü, başımı önüme hafifçe eğerek sundum; sıradaki şehrin, onun inceliğini taşıyacağını umarak.

 

* “Sevgili Floransa!”

** “Tanıştığımıza memnun oldum!”

 

HENÜZ OKUMADIYSANIZ: ÇİÇEĞİN İNADI

ÇİÇEĞİN İNADI

“Yaşamaz…” demişlerdi, “…bu, mevsimlik bir çiçek.” Ne satın aldığım yer ne konuştuklarım ihtimal vermişlerdi; ben de onları dinlemiştim. “Madem onlar çiçek yetiştiriciliğinde de bahçecilikte de benden daha tecrübeliler, öyleyse bir bildikleri vardır,” diye düşünmüştüm. Bu kabullenmeyle çiçeklerimi ekmiştim saksıya. Ömürlerinin en fazla 4-5 ay olacağını bilerek onları saksıdaki toprakla buluşturmuştum.

Mevsim boyunca onlara iyi bakmaya çalıştım, sularını verdim, ölen yapraklarını ve çiçeklerini temizledim, morlu morlu açışlarını severek onlara baktım. Sonra mevsimin sonunda ilk soğuklar yüzümüzü yalamaya başladığında, çiçekleri yavaş yavaş açmaz oldu. Yavaş yavaş öleceklerdi, biliyordum, yine de son anlarına kadar onlara olabildiğince iyi bakmaya çalışıyordum. Kasım ayına doğru çiçeklerimden geriye, kupkuru dallar kaldı; bana söylendiği gibi bu “kaderleri”ydi, kabullendim.

Kış boyunca önünden her geçişimde, saksıdaki kurumuş canı görmek içimi acıtıyordu. Onun ölü olduğunu biliyordum, bana öyle söylenmişti, yapmam gereken onu atıp baharda yerine yeni çiçekler ekmekti. Oysa bunu yapmadım. Neden bilemiyorum; belki tembellikten, belki bunun bir deney olduğunu düşündüğümden, belki de seyahatler ve bir dünya iş arasında koştururken bir türlü elimin onları çıkartıp atmaya gitmemesinden…

Bu sene Avrupa’nın diğer yerleri gibi bizim kasabamız da tarihin en soğuk kışlarından birini yaşadı. O kadar soğuk bir kış oldu ki bazı evlerdeki su boruları dondu, su saatleri patladı, bitkiler soğuktan kurudu. Ben bu dönemde iş için Avrupa’nın başka bir köşesindeydim, bahçemizden uzaktaydım. Soğuk ve don haberleri gazeteler ile sosyal medyada dönmeye başladığında ve “Doğudan Gelen Yaratık” adını verdikleri soğuk hava dalgası felaket haberlerine dönüştüğünde, aklıma bahçemizdeki zeytin ağaçları geldi, güller geldi, zambaklar geldi… Saksıdaki çiçeklerim gelmedi. O ölüydü, normal şartlarda bile soğuklarla yaşaması imkansızdı, bu soğuktaysa hayatta kalması ihtimal dahilinde bile değildi.

Geçen gün pazarda mevsimlik çiçekler satıldığını görünce, bir an içimden yeni çiçekler almak geçti; yine de elim gitmedi. Bu işi erteledim, bahaneler bulunup ertelenen her iş gibi, neden bilinmez… Sonra dün, tüm kuru dallarının altında, yaşamaz denen çiçeğimde bir kıpırtı gördüm. Bana, “Ben hala buradayım,” diyordu, “hem de tüm soğuklara, tüm yağmurlara, saksımdan kayıp giden tüm toprağa rağmen…”

Onun kıpırtısı benim de içimde bir şeyleri kıpırdattı. Demek ki tüm “olmaz” diyenlere inat, hala umut vardı; tüm olumsuz tavırlara karşın, hala başarılabilirdi. Bu sevinçle bu sene zeytin vermez denen zeytin ağacına gittim; üstünde çiçeklerini buldum. Kuruyup kaldığını sandığımız hanımeline baktım; yeni yapraklar çıkartmış, bir dalının ucunda da küçücük çiçeğini açmıştı. Umudu kestiklerim yeşermişlerdi, hem de herkese ve tüm şartlara kafa tutarak.

O zaman, “Eğer insanoğlu doğaya daha yakın yaşamaya devam edebilseydi…” diye düşündüm, “…belki mucizelere daha sık tanık olur, belki tüm zorluklara rağmen kolay kolay yılmamayı ilke edinir, belki tüm komplekslerinden ve şımarıklıklarından daha kolay kurtulup başkalarına saygı duymayı öğrenirdi.”

Kafamda bir dolu düşünceyle gözlerimi kapattım. Yaşanan hayal kırıklıklarına karşın, mucizeyi vazgeçmeyenler yaratıyorlardı. Öğrendiklerim içimde kasırga olup dönerken, doğanın gücü önünde bir kez daha şapka çıkardım.

 

HENÜZ OKUMADIYSANIZ: KONTES İLE KAHVE

 

 

 

KONTES iLE KAHVE

Geçen gün kendimi, bir kontesle karşılıklı oturmuş kahve içerken buldum. 80’lerindeki Kontes Galapagos Adaları’ndaki anılarını anlatırken kardeşi kahveleri fincanlara koyuyordu; ben de içinde bulunduğum duruma şaşmış, gördüklerimi içime sindirmeye çalışıyordum.

Bir an, rüya ile gerçek arasında gidip geldim. Ne de olsa 1500’lerden kalma bir sarayda, sarayın sahibi Kontes’le karşılıklı oturmak, insana her gün nasip olmuyordu. Kontes’e çaktırmadan kafamı havaya kaldırınca, tepemizi süsleyen freskleri gördüm. Hayvan figürleri, dans eden insanlar ve çiçek desenleri üstümüzde uçuşuyordu. Bu sırada Kontes’in kayınbiraderi freskler hakkında bir şeyler sorunca, Kontes gayet doğal ve olağan bir tavırla, “Bunlar 1800’lerin başından kalmalar, fena değiller ama ben asıl yan salondakileri seviyorum, onlar 1700’den kalma…” dedi; ben de şaşkınlıktan yere yapışan çenemi, halıdan toplamaya çalıştım.

Benim o güne kadar karşılaştığım kontesler, genellikle Kontes adlı İran kedileri ya da yanakları sarkık Bulldog’lardı; insan olanıyla tanışma şerefine nail olamamıştım. Hayvan dostlarım konteslerle olan buluşmalarım gayri resmi, el temasına dayanan, mırıldamalar karşılık görülenlerdendi; insan Kontes ile olansa biraz daha mesafeli ve sözlü anlatıma dayalı. Bir süre sonra ister istemez, oturmak yerine koltuğun ucuna tünediğimi fark ettim. Açıkçası unvanlara karşı bir sempatim ya da unvanları önemseme gibi bir derdim yok; bu yüzden Kontes’in karşısında otururken de beni koltuğun ucuna getiren adının başındaki unvanı değil, kısacık karşılaşmamıza sığan hikayelerin ilginçliğiydi. İlk anlattığı kocasının gençliği oldu. Kocasının o günün soylu hayatından bıkıp nasıl gayrimenkullerini sattığını, o parayla ikinci el bir uçak alıp nasıl Afrika’ya uçtuğunu ve o zamanlar İtalya ile Afrika arasındaki bu uçuşun yakıt ikmaliyle beraber nasıl 20 gün sürdüğünü dinlemek, beni 1900’lerin başında geçen bir Agatha Christie romanına götürdü. Ya da o anda dinlediğim pekâlâ, İngiliz Hasta filminin senaryosundan bir kesit olabilirdi. Hikayenin adı ne olursa olsun kurguda bol bol egzotizm vardı, iyi yazılmış bir roman gibi daha ilk cümleden beni kavramıştı.

Kontes çok rahattı ama çok da kibardı, doğal ve samimi bir duruşu vardı. Tepemizde duran ve kendimi Vatikan’da hissettiren freskler olmasa etrafımızdaki eşyalar gayet sade hatta basitti. Bizim evdekilere benzeyen hasır bir koltuk takımı, 20 yıl önceden kalmış bir televizyon, sıradan bir yemek masasıyla üstünü kaplamış beyaz bir masa örtüsü, sağa sola serpiştirilmiş kitaplar… Bu sırada ben Kontes ile sohbet ederken eşim sarayın kulesine tırmanmaya gitmişti. Döndüğünde kullandığı “kule”, “anahtar”, “kapalı kapı” ve “merdiven” gibi sıradan kelime ve kelime dizilerinin form değiştirmesi ve masalsı tınılara bürünmesiyse, o anda yaşadığım başka bir gariplikti; bu değişimin verdiği hisler, etrafımdaki eşyaların sıradanlığıyla hırçın bir tezat oluşturuyordu. Kafamı çevirip açık pencereden dışarıya baktım. Önümüzde tepeler, tepelerdeki serviler, zeytinlikler ve tarlalar uzanıyordu, güneşli bir bahar akşamının kokuları içeri girerken yaşlı ve eski kokuları uçurup döndürüyordu, beni yüzyıllar arasında dolaştırıyordu.

Tüm bu yeni-eski karşıtlığı içinde, Kontes’in bir kısmını okula bağışladığı kocaman sarayındaki bir oda bir salonda geçen mütevazı yaşamı, içimde bir yerde yankılanmaya başladı. İster istemez, “Belki de hayatını istediği gibi yaşayıp tatmin olmuş insanlar,  gösterişe ve maddiyata fazla da ihtiyaç duymuyorlardır. Böyle insanlara sanat ve kitaplarla dolu bir oda bir salonluk hayat, fazlasıyla yetiyordur.” diye düşündüm. Sonuçta maddiyat ne kadar insanın istediği gibi yaşayabilmesi için önemli bir etken olsa da, zenginliğine zenginlik katmış olmalarına rağmen bir türlü mutlu olup kendileriyle huzur bulamayan insanlara bolca rastlamıyor değiliz. Bu düşüncelerle gözümün önünden alışveriş merkezlerinin mağazalarını dolduran, sanki yarınları yokmuş gibi ellerine geçenleri sepetlerine tıkıştırmaya çalışan ve onca alışverişe rağmen hiçbir şeyleri olmadığını fark edip bir türlü tatmin olamayan insanlar geçti; bu görüntülerdeki ruhların bulanıklığıyla içim sıkıştı.

Kafamdaki yoğunluğun akışını aniden durdurup, ne tür yazılar yazdığımı soran Kontes’e baktım. O anda hissettiklerimi içimde bir köşeye kilitleyip ona yazılarımdan, hikayelerimden ve romanlarımdan bahsetmeye başladım; kahvemden bir yudum aldım.

 

HENÜZ OKUMADIYSANIZ: DERDİNİ ANLATAMAMAMAK