KAFAMDAKİ NEHİR

Geçen gün İngiliz edebiyat dergilerinden birinde bir makale vardı. Makale yazarlığın, “Ne kadar yalnız bir meslek” olduğundan bahsediyor, yazarların bütün gün oturup tek başlarına yazdıklarını uzun uzadıya anlatıyordu. Buraya kadar her şey kafama yatmıştı ama bir an, “Acaba bu yalnız kalma meselesi, yazarlığı gerçekten ‘yalnız bir meslek’ kategorisine koyar mı?” diye düşünmeye başladım.

Kendimi yazarken yalnız hissettiğim zamanları düşünmeye çalıştım. Yazmakla uğraşan diğer insanların kafası nasıl çalışır bilmem ama ben yazma anında kafamda yaşananları ancak bir nehirle anlatabilirim.

     Kelimelerden, karakterlerden, olaylardan oluşmuş bir nehir var; sürekli akıyor, ne kadarını toplayıp yazarsan yaz önünden o kadar daha kelime, o kadar daha karakter, o kadar daha olay geçiyor; bütün bunları neden yazman gerektiğini bilemiyorsun, hatta bir araya geldiklerinde anlamlı olacaklar mı çoğu zaman o bile belli değil ama yazıyor da yazıyorsun, yazıyor da yazıyorsun…

Sonra, kafamdaki tüm bu karmaşa ve hareketlilik sayesinde, yazdığım zamanlarda kendimi şimdiye kadar hiç yalnız hissetmediğimi fark ettim. Öyleyse belki de makalede anlatılmak istenen yalnızlık, kelime anlamındakinden daha derindi. Belki yazarlık, elinden çıkmalarının ardından yazdıklarının tek başına ayakta kalabilmelerine dayalı bir meslek olmasından dolayı yalnız bir meslekti. Tekrar nehre dönelim…

     Kafandaki akıp giden nehir, sen istesen de istemesen de akacak. Bu yüzden nehirle doğan bir dürtü seni yazmaya itiyor, neden yazmak zorunda olduğunu bilemiyorsun ama o fikirler yazıya geçmeli, o karakterler yaratılmalı, o hikayeler kağıtta hayat bulmalı. Sonra işin bittiğinde yazdıklarının uzun ömürlü olacağını ve tek başlarına ayakta kalabileceklerini umut etmeye başlıyorsun. Yazdıkların birilerinin ilgisini çekecek, bir editörün önerisiyle bir yayınevi, “Hadi gel, şunu biz bir basalım” diyecek, basıldıktan sonra birileri uzanıp kitabını eline alacak, okuduktan sonra hoşuna gidip, “Acaba bu yazarın başka kitapları da var mıdır?” diyecek…

Şimdiye kadar kaç yazardan ya da çevirmenden, “Yok yani, bu iş çok zor. Kimse basmak istemiyor genç yazarları, adın ‘bilmem ne’ değilse kitabevleri raflarına bile koymuyorlar,” sözlerini kaç kere duydum, dahası bunu bizzat yaşadım. Öyleyse sanırım yazarlığı, İngiliz edebiyat dergisinin “yalnız bir meslek” tanımlamasından çok “umuda dayalı bir meslek” olarak açıklayabilirim. Hep bir sonraki adımı umut etmek, büyüyen çocuklarmış gibi yazdıklarına uzaktan bakıp, çoğunluğu sensiz geçecek hayat yolculuklarına biraz gurur biraz hüzünle şahit olmak…

O zaman, “Aslında yaratıcılıkla ilgili işlerle uğraşanların derdi, belki de aşağı yukarı hep aynıdır,” diye düşünüyorum. Belki ressam tablosunu yaparken, heykeltıraş mermeri şekillendirirken, tasarımcı tasarımını kağıda aktarırken, fotoğrafçı doğanın ortasında kafasındaki fotoğrafı yakalamaya çalışırken, müzisyen her gün aynı saatte tek başına bir odaya kapanıp saatlerce çalışırken, kendini o anda hiç yalnız hissetmiyordur; oysa sonrasında belki de yarattıklarına bir yalnızlık çöküyor, yaratılan eserin yalnızlığını umutla giderme çabası başlıyordur. Nehre dönersek…

     Fikirlerle, doğmayı bekleyen hikayelerle akan bir nehir var. Nehirden parça parça topladıklarını bir araya getirip yine nehre bırakıyorsun. Nehir tüm gücüyle akıp önünden geçiyor, bir zaman sonra denizlere bağlanacak, okyanusa karışacak. Yarattığın ya eriyip kaybolacak ya da büyüyüp denizin, okyanusun değişmez bir parçası olacak…

Nehirden aldığım düşüncelerimi nehre geri bırakıyorum ve ister istemez kafamdan geçenleri yazıya aktarıyorum: insan hayatındaki yalnızlığı öldüren etkenlerden biri belki de umuttur; kafasındaki nehri durduramayanlar için yaratmaya devam etmenin temeli, umut etmeye devam etmekten geçiyordur; kafamdaki nehir beni yalnızlaştıracağına, belki de her gün beni daha da umuda sürüklüyordur.

HENÜZ OKUMADIYSANIZ: KÖŞEYİ DÖNMEK

Leave a Reply