BİLMEDİĞİNİ BİLMEK

Misal, doktorlara bakalım. Üst limitlerde dolaşan zekaları yetmiyor bir de yıllarca eğitim, uğraşı, çaba… Sonra bir, en fazla iki dalda uzmanlık. Bir beyin cerrahını düşünün. Genellikle bu adamların zekaları ortalama zekadaki iki insana bedel, basitleştirirsek hayvanlar aleminde 10 kaplan gücüne eş değer; bir nevi Phantom – Kızılmaske. Yine de adam ömrünü yaklaşık 1.5 kilo ağırlığında, şekilsiz, gri, 5 lobdan oluşmuş bir dünyada geçiriyor. Yani, “Abi ekstra lob var, alır mısın?” dense, “Yok elimde çok var, sen onu başkasının uzmanlığına şeeet!” diyecek. Neden? Zekasından mı çekiniyor? Hayır, tam tersine biliyor ki, elindekinde uzmanlaşmak ve uzmanlaştığı alanda ilerleyip insanların hayatını kurtarmak onun için en önemlisi; zaten her şeyi bilmek, her şeyde uzmanlaşmak mümkün değil.

Kabul edelim: Bir insanın her şeyi bilmesi mümkün değil. Bunun “ama”sı, “yani”si yok.

İnsan bütün gün oturup okusa, bütün gün çalışsa, bütün gün araştırsa ancak ve ancak çöldeki tek bir kum tanesi kadar bilgiye sahip olabilmekle kısıtlanmış bir yaratık. Bu kötü bir şey değil; bilakis çeşitliliği arttıran, uzmanlaştığımız alanlarda diğer insanlarla bilgi alışverişini sağlayan, birlikte olursak gerçekten önemli problemleri çözebileceğimizi gösteren bir yol ve bunu içimize sindirip başkalarının katkılarıyla gelişmeye çalışmak ve öğrenmeye açık olmak, dünyadaki en büyük zenginliklerden biri.

Zaten bu “bilmeme” meselesini bizden önce çözmüş insanlar var. Bakınız, ilkokul yıllarında ezberletilen atasözlerimizden, bir zamanların “ilk on”una girmeye hak kazanmış, “Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp” sözü. Oysa günümüzde bu atasözünün tersine işleyen bir gidişat var, hatta “Bilmiyor gibi görünmek ayıp, öğrenmemek sorun değil abi yani” şimdiden birilerinin motto’su. Çünkü onlar için görüntüyü kurtarmak önemli; öğrenmekse meşakkatli bir mesele.

Öğrenmek yorucu, emek gerektiriyor, zaman alıyor, araştırma istiyor. Mesela yeni bir uygulama var; hipnozla yabancı dil öğrenme. Onlara kalsa bu bile yorucu, hipnoz merkezine gitmek için otobüse binmek lazım ne de olsa. “En iyisi hap azizim, yuttun muydu mideye indiği anda… 3 bilemedin 4 saniyede iş çözülecek, en az 2-3 dil anında beyninde!” Uyutulduğumuz sürede kaçırdığımız noktaysa, öğrenme işleminin veya öğrenme macerasının, işin asıl eğlenceli kısmı olduğu.

Maalesef insanlar öğrenmek istemiyorlar ama bilmiyor gibi de görünmenin ayıp olduğunu düşünüyorlar. Ne kadar zor olabilir, “Ben bu konuyu bilmiyorum/konuya hakim değilim. Buyurun, siz anlatırsanız ben de öğrenmiş olurum.” demek? Tabii bu da bir travmalar silsilesinin sonucu. Eminim hepimiz zaman zaman rastlamışızdır: çocuk, büyüklerden birine bir şey sormak için gidiyor, büyük cevabı bilmiyor, kızarıp bozarıyor ama bilmediğini çocuğa itiraf etmemeli… İşte o anda ne oluyorsa oluyor, anlamaz zannedilen çocuk zaten karşısındakinin ifadesinden her şeyi anlıyor. “Büyük” ise kendini kandırıyor, çocuğa bilgisiz görünmedim sanıyor oysa kıvırıp duruyor. Çocuk büyüklerden öğrendiği her şeyde olduğu gibi bu kıvırma şeklini de hafızasının bir yerlerine ‘kopyala – yapıştır’ yapıyor, ileride darda kaldığında kullanmak için monte ediyor. Çünkü ‘bilmemek çok ayıp!’, en iyisi biliyormuş gibi davranıp durumu toparlamak. Bilmediğini kabul edip çocuğa, “Gel beraber araştıralım” demek, vakit alıcı ve yorucu.

Bilmediğini kabul etmeyen insanlar yüzünden harcanan zaman da cabası. Yolda birine, “Kardeşim X yere nasıl gidilir?” diye sorduğunda insanın karşısına bilmediğini kabul etmeyen biri çıktı mı, gidilecek yer 5 dakikalık mesafede de olsa 2 saati yollarda dönüp durarak kaybetmek kaçınılmaz. İstanbul Anadolu yakasındaki adresi Anadolu yakasındayken soran turiste, bilmediğini göstermemek için Avrupa yakasını tarif edenleri duymamış değilim.

Sonra bir gün, televizyonda biri çıkıyor, bilmediğini kabul etmeyip kendince biliyormuş gibi davranıyor, biz de nedense böyle bir olay ilk kez yaşanıyormuşçasına şaşırıyoruz, yer yerinden oynuyor, şaşkınlık nidaları havada uçuşuyor. O anda bu durumu, konuşan kişinin cahilliğine vermek kolayımıza gidiyor, “O bilmiyor, hahhaaa bak ben biliyorum, ben kültürlüyüm o cahil işte!” deniyor, işin içinden çıkılıyor. Oysa her gün aynı şeyi yaşadığımızı irdelemiyoruz, gerçek nedenlerini düşünmüyoruz, tek bir olaya mahsus olduğunu sanıyoruz. Yalnızca çok güzel dalga geçiyoruz; çoğu zaman aynı şeyi, televizyonda olmasa bile günlük hayatta istençdışı bir tepkiyle kendimiz de yaptığımızı, bir türlü kabullenmiyoruz.

Tatilden sonra okula başlamış 2. sınıf öğrencisi çocuk, bir salon dolusu misafirin karşısında okulun ilk haftalarında öğrendikleri konusunda küçük bir teste tabii tutuluyor. Ne de olsa misafirler çocukla ilgilendiklerini ve okula gidişini önemsediklerini çocuğa göstermeliler. O anda çat! Klişeleşmiş bir soru patlayıveriyor, “7 kere 8 kaç eder?” Çocuk kıvranıyor, parmaklarıyla sayıyor, ter içinde kalıyor, zaman verilse belki bilecek de… O sırada annesi yetişiyor, ne de olsa çocuğun bilmediğinin görünmesi ayıp. “Çocuum sen de şindi, misafirin yanında… Daha geçen gün okulda öğrendiydin, sular seller gibi sayıyodun büttün çarpım cetvelini, hay allah! Teyzesi şindi heyecanlandı da söyleyemedi, yoksa bilir benim çocuum, her şeyi bilir, bilmez mi?”

HENÜZ OKUMADIYSANIZ: KARARSIZLIK İÇİNDE

Leave a Reply