MESAFESİZ SOHBETLER

Yeni Zelanda’da, küçük bir şehirde, kalabalık bir kafedeki masada tek başımayım. Son birkaç gündür eşimle beraber her sabah bu kafeye geliyoruz ve ben her sabah bu kafedeki insanları izliyorum. Kültürlerini merak ediyorum ve hayatlarını. Yaşam şekillerini. Günlük ritimlerini. Her öğrendiğimle sanki Yeni Zelandalıları hakkında önümde, yeni bir sayfa açılıyor. Sanki gördüğüm şehirlere ve kasabalara daha hâkim oluyorum.

Bitki çayımı içerken karşı masaya bakıyorum. Masadaki kadın, yanına gelen yaşlı bir adamla sohbet ediyor. Adam kadına, eşinin nasıl olduğunu soruyor. Kadın mesafeli ve kibarca teşekkür ediyor; sonra da birazdan kocasının yanına gideceğini, adamın selamlarını kocasına ileteceğini söylüyor. Diyalogları mesafeli olsa da vücut dilleri bana, birbirlerini uzun zamandır tanıdıklarını anlatıyor.  

Kafamı çeviriyorum. Onları fazla dikkatle izleyip rahatsız etmek istemiyorum. Biraz ileride yaşlı beş adam, diğer sabahlar olduğu gibi, dışarıdaki masada oturup sohbet ediyorlar. Masadaki tekerlekli sandalyede oturan adam gitmek istediğinde, tıpkı dünkü ve önceki günkü gibi, gruptan bir arkadaşı ona yolu ve kapıları açıyor. Alışkın hareketlerle. Tekerlekli sandalyesini ittiği arkadaşıyla şakalaşarak. Etraftakilere laf atarak. 

Bu adamlar yanlarından geçerken köşedeki koltukta oturan iki kadın, bazı evrakları birbirlerine uzatıyorlar; belli ki işten konuşuyorlar. Kendilerini dünyaya kapatmış gibiler. Meseleler belli ki önemli. Onlar ciddi meseleleri konuşurlarken kafenin içinde, biraz yeni pişmiş çörek biraz yanmış peynir kokusu dolaşıyor. Kadınların ciddiyetleriyle zıt. Daha çok hafta sonuna ait. Çocukluğa dair bir koku.

Başımı etraftan önüme çevirince, karşı masada oturan kadının bana bakıp gülümsediğini görüyorum. Bu, biraz önce yanına gelen yaşlı adamla sohbeti kibarca ama çabucak kestirip atan kadın. Onun gülümsemesine ben de gülümseyerek karşılık veriyorum. Ve böylece kadın, herhangi bir girizgaha gerek duymadan, oturduğu yerden turist olup olmadığımı soruyor. Ben onaylayınca, biraz önce karşımda oturan eşimle nereden geldiğimizi soruyor. “İtalya’da yaşıyoruz,” diyerek fazla detaya girmiyorum. Ülkemi, geçmişimi ve bugünümü fazlaca paylaşmadan mesafeli kalıyorum. Kadınsa meraklı, İtalya’nın neresinde yaşadığımızı soruyor. Ben yanıtlayınca devam ediyor; kocasıyla İtalya’da ne çok güzel anıları olduğundan bahsediyor. Nereleri dolaşıp gördüklerini söylüyor. Ondan beklemediğim bir çeviklik ve açıklıkla konuşuyor. O bana İtalya’nın tarihi dokusunu ne kadar beğendiğini söyleyince ben de Yeni Zelanda’nın doğasının ne kadar güzel olduğuyla karşılık veriyorum; biraz iadeyi ziyaret gibi bir kibarlıkla. Sohbet birkaç dakika daha ediyor; sonra başladığı gibi aniden ve kendiliğinden bitiyor. 

Eşimi beklemeye devam ediyorum. Dışarıda pırıl pırıl, manzara fotoğrafçılığına fazla uygun olmayan bir hava var. Aslında hava son üç gündür böyle. Oysa etrafımızdaki insanların dışarıda oturup sohbet etmelerine, parklarda dolaşmalarına ve okul çocuklarının etrafta kıkırdaşarak koşturmalarına çok müsait. İnsanların havanın tadını çıkartışında bir mutluluk ve keyif dalgası var; bize de bulaşan, bizi anın tadını çıkartmaya iten. Sanki hafta içi, hafta sonunun tasasız tembelliği gibi. 

Bunları düşünürken, bir hareket hissedip önüme dönüyorum. Az önce konuştuğum kadın gitmek için ayaklanıyor. Kafeden çıkmak için kapıya doğru yürürken, yanımda duruyor. Gülümseyip, “Seninle konuşmak bana, eşimle İtalya’da geçirdiğimiz o günleri yeniden yaşattı,” diyor. Ben de gülümsüyorum, “Umarım bir gün yeniden gelirsiniz…” diyorum. Kadın duraksıyor, bakışlarından bir gölge geçiyor ve “Eşim iyi değil,” diyor, “Hastanede.”

Kadının suratındaki gölgenin derinliğine bakıyorum. “Bunu duyduğuma çok üzüldüm,” diyorum. 

O anda bir şey oluyor, kadınla aramızdaki mesafe aniden kapanıyor. Ve kadın, hızla ama samimiyetle, “Olsun…” diyor, “eşimle beraber çok güzel şeyler yaptık, beraber çok güzel anılarımız var.”

Ben daha bir şey söyleyemeden tekrar gülümsüyor. Omzuma dokunuyor. Hızla, cümlelerin arasında girmeme fırsat vermeden ve gözlerindeki hüznü kapatmak istercesine, “Çok teşekkürler” diyor, “…bana o günleri yeniden hatırlattın. Umarım yolculuğun iyi geçer, kendine dikkat et. Tanrı seni korusun.” 

Kafeden hızla çıkarken ardından bakakalıyorum. Önce evraklarla uğraşan koltuktaki kadınların yanından geçiyor, sonra dışarıda üç kişi kalmış yaşlı grubunun… Güneşin altına çıkınca kadının hareketlerindeki aceleciliği daha net görüyorum ve birbirini tanımayan iki insan arasında, belki de hiç mesafe olmadığını. Mesafeli sohbetleri, duyguları kucaklayış kavrayabiliyor. Yeter ki, insani gülümsemeler karşılık bulsun.

HENÜZ OKUMADIYSANIZ: KELİMELER ANLAMLARINI YİTİRİYORLAR CANIM

BU DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR: İKİ KADIN

Yorumunuzu aşağıdaki boşluğa bırakabilirsiniz!