YÜZE YAZI

Neden yazıyorum? Hangi içgüdü, içimdekileri içimde tutmamı engelleyip, beni yazmaya itiyor? 

Bu soruları bana sorduran, bu sitedeki yüzüncü yazıyı aşmış olmam. 2016 yılından beri bazen iki arada bir derede bazen havaalanı ve uçakta geçmek bilmez saatlerde bazense evde, otelde, sokakta, deniz kıyısında ve bilumum yerde yazdığım yüz yazı… 

George Orwell “İnsan neden yazar?” sorusunu, kurgu edebiyat yaratma ihtiyacı üstünden inceleyip, dünyaya bakış açısını da ele veren bir yaklaşımla “Katıksız Bencillik”, “Estetik Heyecan”, “Tarihsel Güdüm” ve “Politik Amaç” başlıkları altında açıklıyor. Bu başlıklar, benim kurgu edebiyatla haşır neşir olmamın nedenlerinden olabilir mi? Bilemiyorum. Öykü ve roman yazmamın nedenini başka bir yazıda daha detaylı incelemeyi düşünüyorum. Fakat o zamana kadar kurgu dışı yazıların – hem de sipariş üstüne olmayan ve bir maddi karşılık gütmeden yazmış olduklarımın – çıkış noktasını bulmak, merakımı celp etti.

Bu noktada aklıma, en sevdiğim deneme yazarlarından Joan Didion’ın “Why I Write” yazısı geldi. Didion yazısında “Yazma nedenim tamamen, ne düşündüğümü, neye baktığımı, ne gördüğümü ve bunların ne anlama geldiğini bulmak. Ne istediğimi ve neden korktuğumu da.” diyor. Didion’ın yaptığı gibi insanın kendini arama ve tanıma mücadelesinde yazıya başvurması çok doğal ve anlaşılır. Ama bunun yanında yazma eyleminin kendisi – kişiden ve zamandan bağımsız olarak – başlı başına bir tutku. En azından, benim için.

İnsanın tutkularıyla harekete geçerek yaptıklarını kavraması, zorunluluktan yaptıklarını anlamasından daha güç. Ben de bu yüzden bir yöntem aramaya başladım; bana “neden” sorusuna cevap verebilecek, fazla karmaşık olmayan, hedefe yönelik bir yaklaşım. Böylece burada yazdığım yüz yazıyı (dile kolay) tekrar inceledim. 

Açıkçası yayımlanan yazı ve öykülerimi, mecbur kalmadığım sürece, tekrar dönüp okuma alışkanlığım yok. Hatta çoğu zaman, bu işten pek de hazzetmiyorum. Belki bu biraz müzisyenlikten kalma, “Bu konser bitti, ileriki konserler için çalışmaya bakalım,” kafa yapısından. Yine de bu sitedeki yazılara göz atmak, benim için ilginç bir tecrübe oldu; zira zamanda yaptığım bu geriye dönüş bir bakıma, son yedi yılımda nelerin kafamı kurcalamış olduğunu ve yazım dilimin nasıl değiştiğini de yeniden görmemi sağladı. 

Biraz çekingen başlamışım, biraz heyecanla. O ilk “Merhaba”yı derken sanki eşikte durup kapıdan girip girmemekte tereddüt eden ama içeri girdiğinde de eğleneceğini bilen bir ben seziliyor. 17 Haziran 2016’da yayımladığım o ilk yazının sonrası hızla gelmiş. Peki, neden hızla gelmiş? O güne kadar okunması için tek bir denemeyi ulu orta yere bırakmamışken, neden ilk yazıdan sonra hızımı alamaz olmuşum? 

Bunda, biraz Zen bir yaklaşımla yazıları boşluğa yazmamın nedeni olabilir. Bir alan; kelimelerle arama mesafe koymama gerek olmadığını hatırlatan, sonsuz uzay boşluğu. Basılıp basılmayacağını önemsemeden, internet denizine bırakılmış kelimeler. Uçuşan ve aynı zamanda da birilerinin gözlerine değen, önemsediğim cümleler silsilesi.

Sanırım beni biraz da Ursula K. Le Guin iteklemiş. Onun blog formunu 81 yaşında keşfetmesi – ki o da ilhamı 85 yaşında blog yazmaya başlayan Saramago’dan aldığını söylüyor – ve kullanmaya başlamış olması sonucunda yayımlanan No Time To Spare (Kaybedilecek Zaman Yok) kitabını okumak, belli ki beni bu formu daha etkin kullanmaya itmiş. Ursula’nın eli ve özgür salınımın keyfiyle ivme kazanmışım.

Bir de tabii 12’nin çıkmak üzere olduğu aylar… Önümde bir kitabın yayımlanmasına dair öğrenilecekler ve heyecanlar. Her şey yeni. O dönemde bazen “12’yi Beklerken” de olduğu gibi biraz aceleci ve sabırsız yaklaşmışım kitabın yayımlanma sürecine; sonra “Ya Şimdi Godot da Birden Geliverirse” ile kendi sabırsızlığımı alaya almışım.

Zamanla cesaretim artmış, klavyenin tuşlarına daha çevik basmışım, daha uzun yazılar yazmışım. Sosyal medyanın hızla geliştiği ve okuma oranlarının git gide düştüğü bir dünyada mesajı en kısa yoldan verme taktiği beynimize kakılıp dururken, ben akıntının tersine gitmişim; hem belki yazıların uzunluğuyla hem çevremde gördüğüm dünyayı eleştirişimle. “Devriğin Kralı”, “Yapay Dünyanın Maskesi”, “Bölüne Bölüne Bölünmek”, eleştirel kafamın yazmadan duramayışı sonucu sıralanmışlar. 

Bazı yazılarda objeler, müzisyenler, oyuncular üstüne klavyemin tuşlarını tıkırdatmışım. “Cızırtısını Sevdiğim”, “Ella’ya Mektup” (Ella Fitzgerald’a Saygıyla), “Sesleri Dinliyorum Gözlerim Kapalı (Orhan Veli’ye Övgü)”, “Buz Dağının Görünmeyen Kısmı, Marilyn Canım”, bunlardan bazıları olmuş. Hemen hemen hepsinin içinde, sevgi ve saygı duyuluyor. Sevmediklerimi yazmamışım. Ursula’ın dediği gibi, “Kaybedilecek Zaman Yok.”

Bazen bir koku, bir his ya da bir anı beni çocukluğuma götürmüş; “Böğürtlen Zamanı”, “Karlar Kraliçesi”, “Dünya İçinde Dünya” gibi yazılarda bugünümle dünümü birleştirmişim. Bugün düşününce, yazma anındaki nostaljik hislerin ne çok hoşuma gittiğini yeniden hatırlıyorum. Bu yazıları kime yazmışım? Git gide artan okurlara mı yoksa kendime mi? 

Son yıllar herkes için olduğu gibi benim için de zaman zaman çalkantılı denizlere dönüşmüş. İtalya’da bizzat yaşadığımız depremler ve felaketler ile Kovid dönemini “Sarsılış”, “Doğanın Gücüyle Sarsılmak”, “Soğukkanlı Medeniyet” yazılarında ele almış olsam da enseyi de fazla karartmamışım. Sıklıkla “Bir Tarhana Öyküsü”, “Dişimin Sızısı”, “Bilginin Örülemeyen Ağları” gibi yazılarda başıma gelen komik olayları yazmışım; sanki yeni tecrübeler elde ederken içine düştüğüm komik durumları kayda geçirip, onlara tutunmaya çalışarak. 

Bütün bu yazıları yazarken iş için çok seyahat etmişim, oldukça seyahat etmişim, bir hayli seyahat etmişim. Dolaştıkça yollardaki düşüncelerimi, biraz da felsefeye kayarak “Buzdaki Yazı”, “Göz Kırpışı Fotoğraflar”, “Yolun Kenarı”, “Banliyöde Pazar” gibi tekil ya da “Çekingen Karşılaşmalar” gibi seri yazılar halinde yayımlamışım. 

Bütün bu yazılar arasında içimde hep edebiyat olmuş, hep okumuşum, hep eleştirmişim. Edebiyat, yazma mücadelesi, dilbilgisi ve kelime kullanımları üstüne düşünceler çokça kafamı kurcalamış ki “Dilin Düğümleri”, “Matruşka”, “Kelimeler Girdabı” gibi yazıları yazma ihtiyacı hissetmişim. Son zamanlarda “Albert Camus – Yabancı” ve “Şer Saati – Kıtaları Birleştiren Marquez” yazılarında kitapları analiz edip yazıya aktarma cesaretini bulmuşum. Bazen de yazım hayatımdaki gelişmeleri “Baştan Başlamak”, “Emeğin Çukurovası”, “12 Storytel’de”, “Aydınlanan Gece – Vicdan Varlık’ta” gibi yazılarla duyurmuşum.

Düşünceler bir türlü içime sığmamışlar. Mutluluklar paylaşılmadan tamamlanmamışlar. Zor anlarda yazılanlarla eğlenceli yazılar birbirlerini bir şekilde dengelemişler ama bir araya geldiklerinde ne günlüğe dönüşmüşler ne de kendi psikolojimi toparlama sevdasına. Daha çok hem durumları hem de yaşananları kendi süzgecimden geçirip elimden geldiğince analiz etmeye ve düşüncemin uzayan iplerini elimde tutmaya çalışmışım. Şimdi düşünüyorum da belki de bu yazıları, başkalarından çok kendime yazmışım. Okunmak için değil, daha çok gelişmek ve kafamı kurcalayanları bir forma oturtup kompozisyona dönüştürmek için ve hatta bu sayede onlarca fotoğraftan oluşan tek bir tablo oluşturabilmek için. Öyle bir tablo ki, yakınlaşıp bakınca içinde anları, anıları ve hisleri barındıran; uzaktan bakıncaysa hayatımı kapsayan rengarenk bir diyar.

Tablo, büyümeye devam ediyor; ve belki onunla beraber her yazıyla ben de. İlk yüz yazıdaki yolculuğuma eşlik eden, okuyan, yorum yazan, eleştiren herkese sonsuz teşekkürler. Mutlu ve edebiyatlı yıllar! 

HENÜZ OKUMADIYSANIZ: BİLİNÇ İLE RÜYA ARASINDA

Yorumunuzu aşağıdaki boşluğa bırakabilirsiniz!